1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Sermaye ehlileşmiş sanatçı istiyor
Sermaye ehlileşmiş sanatçı istiyor

Sermaye ehlileşmiş sanatçı istiyor

Yönetmen Kutluğ Ataman’ın geçen hafta gazetemize verdiği röportaj sanat dünyasında büyük yankı uyandırdı. Ataman’ın ‘Beyaz Türklerin’ sanat kurumları üzerindeki hegemonyasını eleştiren açıklamalarına bazı meslektaşları da destek verdi. Ataman’a yönelik sa

A+A-

Kutluğ Ataman’ın Gezi sürecine ilişkin anlattıklarını, bütün o saldırılara tanık olduğunuzu söylediniz.

Daha fazlasına da tanığım!.. Gezi Direnişi süresince en sık görüştüğüm sanatçılardan birisi Kutluğ Ataman’dı ve direnişin ilk gününden itibaren gecesini gündüzüne katarak sürecin taraflar arasında müzakere yoluyla çözülmesi adına nasıl çaba sarfettiğini iyi biliyorum. Ancak bu gibi krizlerde, geçmişten gelen bazı problemleri gündeme taşımak suretiyle yeni hesaplaşmalara girmek bir Türkiye klasiğidir. Anayasa reformuna “evet” demeniz bile, senelerdir her türlü olayda kesintisiz olarak hakarete maruz kalmanız için yeterli olabiliyor. Gezi’de de böyle oldu. Bugün Kutluğ Ataman’a dayatılan tavır, belli sermaye çevreleri etrafında klan usulü toplanan, birbirinin ezberini tekrarlayan ehlileştirilmiş sanatçı tipini oynaması... O da bu rolü reddediyor ve marjinal bir kriz üretiliyor.

-Ataman’ın söyledikleri manipüle mi ediliyor? 

Kutluğ röportajında Ergenekon ve sanat ilişkisi konusunda şöyle bir detayın altını çiziyor; “böyle bir aidiyet hissini taşıyan, genelde benim yaş üstüm bir jenerasyon var.” Kendisi 1961 doğumlu olduğuna göre, bu kuşak sanatçıların kimler olduğu ortada, ki onlar zaten Ergenekon Davası süresince kendilerini hiç saklamadılar. Birileri çıkıp sanki “Gezi Direnişi eşittir Ergenekon” demiş gibi bir hava yaratmaya çalışıyor ve haliyle genç kuşaklar bunları üzerine alıyor, alınıyorlar. Halbuki röportajın hiçbir bölümünde, Gezi Direnişi’nde yer alan gençlere yönelik Ergenekon üzerinden bir itham ya da yakıştırma söz konusu değil. Kutluğ’un orada kasdettiği kesim, geçmişte yaptığı eserleri bizzat devlete şikayet eden, davalar yoluyla onu engellemeye çalışan, AK partiyi destekleyen açıklamalarını derhal engellemeye çalışan, artık emekli olması gereken çevrelerdir.

Biz kurumsal ‘mal’ mıyız!

-Sanat çevrelerinin tepkilerini nasıl buluyorsunuz? Güncel sanat ortamı bu konuda sessiz kalmayı mı yeğledi?

Sanatçılar kendi aralarında kavga ederler, fakat bir sanatçı böylesine major bir aktörü karşısına aldığında ve tek kişilik bir mücadeleye girdiğinde, diğer sanatçıların görevi kurumun avukatlığını yapmak değildir. Kutluğ Ataman’ın, özellikle ARTER ile iş yapmış bazı sanatçılar tarafından sosyal medyada maruz bırakıldığı seviyesiz eleştiriler, bu ülkede neden sanatçıların bir arada duramayacağını göstermesi açısından son derece vahim bir örnek. Anlıyoruz ki, artık aramızdaki ilişkileri bile kurumlarla olan mesafemiz belirliyor. Kimse çıkıp şu soruyu sormuyor; Kutluğ Ataman onların malı mı, maaşlı bir çalışanı mı ki, telefon edip fikirlerini nasıl ifade edeceğini dikte edebilecek hakkı kendilerinde görebiliyorlar? Kurumlar, kolektörler bu ülkede hâlâ kendilerini sanatçının velinimeti olarak görüyorlar. “Art patron” demek, sanat patronu demek değildir. Koç koleksiyonunda benim de bir arşiv projem var, aramızdaki bu ilişki benim kendilerini eleştirme hakkımın önüne geçmemeli, zira ARTER kurum eleştirisi veren bir sergi ile açmıştı kapılarını hatırlarsanız. Bugün Kutluğ Ataman’ı eleştirmek üzerinden çok cesurca bir şey yaptığını sanan arkadaşlar, en büyük zararı kendi geleceklerine verdiklerinin bilincinde bile değiller. Hayat boyu bir acı kahvesini içmekten başka çıkarım olamayacak Kutluğ’dan, çok daha fazlasını sunmuştur bana Koç grubu, ben de buradan şükranlarımı sunarım kendilerine. Fakat şu noktada meslektaşımın yanında durmayı, güruhun içinde tempo tutmaktan daha hakkaniyetli buluyorum. Her cümlenin sonunda “hukuki hakların saklı tutulduğunu” belirten tehdit mektupları döşemek yerine, bu ülkenin uluslararası saygınlığa sahip en önemli sanatçılarından birisiyle şeffaflıkla müzakere etmeleri, biz genç sanatçıları da özgürleştirecektir. Bugün sanata hizmet etmek, biraz da sanatçının fikri özgürlüğünü savunmaktan geçiyor, üç ayda bir sergi koyup kaldırmaktan değil.

Sanatta faşizm tartışılmalı

-Ataman’a düşüncelerinden dolayı yürütülen yalnızlaştırma ve itibarsızlaştırma operasyonuna karşılık Fazıl Say ve Memet Ali Alabora sözkonusu olduğunda tam tersi bir sahiplenme yaşanıyor. Bu çelişkili bir tavır değil mi?

Bugün Mısır’da da insanlar ölüyor ve görüyoruz ki, kendisini hak savunucusu diye tanımlayan birçok sivil toplum örgütü sessizliği tercih ediyor. Geçen üç ayda Türkiye’de herkes karşısına birilerini aldı; Fazıl Say ve M. Ali Alabora hükümeti aldı, Kutluğ Ataman ülkenin en büyük sermayelerinden birisini karşısına aldı. “Hangi söylemi savunuyor olursa olsun, sanatçıları belli güç dengeleri altında ezdirmeyiz” gibi bir ortak deklarasyon çıkmadı bu deneyimden. Destek bir yana, köşe yazarları, peçete üzerine yazılıp ellerine tutuşturulmuş düzeysizlikte çözümlemelerle Ataman’ı itibarsızlaştırma girişiminde sıra kapmaca oynamaya başladılar. Fazıl Say’ın en ateşli savunucuları, konu Kutluğ Ataman’a gelince bayram ediyorlardı. Bu, tam da Kutluğ’un anlatmaya çalıştığı Türkiye’deki yerleşik seçkinci profili betimliyor. Beyaz Türk faşizmi dediğimiz şey tam olarak böyle bir şey, sürekli olarak kendisine ağlayan ve karşı tarafın acısına bakmaya dahi tenezzül etmeyen bir “ahlaki” nosyon.

Batı odaklı bir kuruma karşı çıkmak

-Sanat piyasasında beyaz Türk hegemonyasından rahatsızlık duyanlar olsa da bunu dillendirme cesareti gösteren çok az. Neden sanat üzerindeki sermaye baskısı konuşulmuyor?

1990’lı yılların başına kadar, Ankara’nın doğusunda dünyaya gelmiş birisinin Türkiye’de sanat yapabileceği dahi düşünülemezdi. Popüler sanatlar ayrı, belki o alanlarda çok daha önceleri çözüldü bu problemler ancak plastik sanatlar, opera, klasik müzik, tiyatro, dans gibi disiplinler daima belli çevrelerin güdümünde oldu. Güncel sanat alanında Vasif Kortun gibi istisnaların o yıllarda başlayan takdire şayan çabaları olmasa, bugün bizler hâlâ, sanat yapıtı olarak “ne üretiyor olabilirdik?” diye listelemeyeceğim. Ancak bugün güncel sanat alanının görece daha özgür lanse edilmesi, bizleri yanıltmamalı. Kutluğ Ataman örneğinde görüyoruz ki, bu bitmeyen bir mücadele olacak... Bu aynı zamanda Türkiye sanat ve kültür hayatında ciddi bir eksen kaymasına işaret ediyor. Kutluğ Ataman batı odaklı bir kuruma karşı çıkarak esasen dümeni Türkiye ve Ortadoğu’ya doğru kırdı, yersiz konular yerine oturup bu yeni dönemi tartışmalıyız. Meseleyi tarihsel, sosyal ve entelektüel düzeyde tartışmalıyız.

Büyük sermaye eserleri rant odaklı görüyor

-Ataman’ın finansörüyle yaşadığı durum ve serginin iptali, sanat-sermaye ilişkisi açısından çok konuşulmadı. Mesele sadece bir sanatçıya özel bir kurumun ödenek ayırmaması değil sanırım...

Öncelikle bu ödeneğin hangi amaçla ayrıldığını iyi anlamak gerekiyor. O ödenek gerçekten Kutluğ Ataman için mi ayrılıyor, yoksa kurumun kendi prestiji ve sürekliliği için mi? Bugün hâlâ Türkiye’de mülkiyeti kamuda olan bir sanat mirası yok. Kamunun ziyaretine açılan özel müzelerdeki eserler, müze sahiplerinin diğer yatırımlarından, garajdaki arabalarından farksız, şahsi birer eşya gibi işlev görüyor... Siz bilet alıp ya da kapıda para ödeyerek, girip o “yatırım nesnesini” ziyaret ediyorsunuz. En kamusal sanat arşivlerinden birisi sayılan Santral koleksiyonunun dahi geçtiğimiz aylarda müzayedeler yoluyla nasıl dağıldığını gördük ve yine elimizden bir şey gelmedi... Çünkü burada asıl problem, özel sektörün rant odaklı yaklaşımından kaynaklanıyor, sanatçılardan değil, sanatçıların bu sistemden edindikleri gelirden hiç değil. Kutluğ özelinde baktığımızda, üstelik Türkiye onun major marketi bile değil. Bu açıdan salt ekonomik çıkarları için Koç’u karşısına aldı diyenlere acı bir tebessümle gülümseyebiliyorum ancak. Bu insanlar ya gerçekten sanat dünyasında işlerin nasıl yürüdüğünü hiç bilmiyorlar ya da kendi pozisyonlarını tarifliyorlar. Kimin, kimden ekonomik çıkarı? Şayet bugün bir sanat yapıtı satıldığında ondan ekonomik çıkar elde eden bir merci varsa, o ancak kolektörler olabilir. Paralarına para katan kendileridir bu eserleri alarak. Burada Kutluğ Ataman’a dayatılan mantık, hala 1980’lerde Nişantaşı galerilerinden kolunun altına bir tablo alıp çıkan purolu koleksiyonerin, sanatçıya karşı matah bir pozisyon edindiğine dair ikiyüzlü mantık ki, o lümpen anlayış eskilerde kaldı. Hâlâ sanat çevrelerinden bile bazı isimler konuyu “paraya, kariyere vs” getirebiliyorsa, kendilerine ciddi bir tuzağa düştüklerini hatırlatmak isterim.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır!