1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Türkiye'yi durdurmak isteyen büyük güç!

Türkiye'yi durdurmak isteyen büyük güç!

Star Gazetesi yazarı, Ekonomist Cemil Ertem, Başbakan Erdoğan'ın Gezi Parkı olayları ile ilgili dikkatleri çektiği faiz lobisiyle ilgili çarpıcı tespitler... "Güney Kore'nin yaptığı hamleyi Türkiye yapsın istemiyorlar" diyen Ertem, Ak Parti'nin çekilmesi

A+A-

Engin Dinç'in röportajı

Başbakan Erdoğan'ın Gezi Parkı olaylarının arkasında 'finans lobisi' olduğunu söyledi. Erdoğan'ın bu açıklamasından sonra bir finans lobisinin kimlerden ve hangi kuruluşlardan oluştuğu soruları soruldu. Ayrıca finans lobisinin nasıl işlediği, hedeflerinin ne olduğu ve uluslararası bağlantıları da gündeme geldi.

on5yirmi5.com finans lobisiyle ilgili merak edilenleri Star yazarı, Ekonomist Cemil Ertem'e sordu. Cemil Ertem, bize sadece finans lobisi hakkında bilgi vermedi, bunun çok daha ötesini gösteren finans oligarşisi hakkında bilgi verdi.

İşte Gezi olayları ile gündeme gelen finans lobisi ve ötesi hakkında merak edilenler:

GEZİ OLAYLARININ ARKASINDA FİNANS OLİGARŞİSİ VAR

Öncelikle 'faiz lobisi' tartışmalarını sormak istiyorum. 'Türkiye'de bir faiz lobisi var mı yok mu' tartışmaları var. Özellikle Başbakan Erdoğan'ın Gezi olaylarından sonraki söyleminde bu öne çıkmıştı. Ama birkaç ay önce ABD'de Libor faiziyle ilgili bir operasyon olmuştu ve orada bir faiz lobisi ortaya çıkmıştı. Türkiye'de de bankalara 1 milyar TL'nin üzerinde ceza kesildi. Bu açıdan bakınca, öyle bir lobi var mı?

Öyle bir lobi var mı? Şöyle: Başbakan Erdoğan, Gezi olayları bağlamında söylerken bir formülasyon yaptı. Bu formülasyon esasında, Türkiye'de bütün bu olan bitenin arkasında yer alan sermaye güçlerini ifade etmekte. Başbakan'ın formülü bu şekilde olmasına rağmen bana göre yetersiz. Çünkü faiz lobisi dediğimiz zaman yalnızca faiz üzerinden nemalanan bir yapıdan bahsetmiş oluruz ki, olan bitenin arkasında yalnızca faiz üzerinden nemalanan bir yapı yok. Daha geniş bir ittifak var. Ama bu işi illa ki ekonomik olarak ifade edeceksek, işin tarihsel bağlamı da var. O tarihsel alan itibariyle bu kavramı kullandığımız zaman, tartışılmaz, ispatlanmış, varsayımsal olmayan faiz lobisi gibi bir kavrama ulaşıyoruz. O kavram da 'finans oligarşisi'dir. Finans oligarşisi nedir? Esasında tekelci bir yapı. Bütün dünyada da bundan bahsedebiliriz.

Senin bahsettiğin gibi bu İngiltere'de ortaya çıkan Libor skandalı, böyle bir küresel finans oligarşisinin yapılanması sonucu ortaya çıkmıştır. İkincisi, tabii ki bu Türkiye'de de başından beri vardır. Finans oligarşisi dediğimiz zaman, yalnızca banka ayağı yoktur bunun. Sanayi ayağı da vardır, tekelci yapılar da vardır. Bu tekelci yapılar, asker vesayeti döneminde ve zayıf iktidarlar döneminde, yani darbe dönemleri olsun, darbe sonrası parlamenter rejim dönemlerinde olsun Türkiye'de çok önemli ölçüde belirleyici olmuş, siyaseti de ekonomiyi de belirlemiş, devlete dayanarak adeta bir ekonomik yağma sistemi oluşturmuştur. Bu yapının AK Parti iktidarları döneminde giderek gerilemekte olduğunu da görüyoruz. AK Parti 2002'nin hemen başında iktidara geliyor. Çok önemli bir zaman dilimi. Şu andaki, üçüncü iktidar dönemine kadar AK Parti büyük ölçüde kendisini kuşatan yargı ve askeri vesayet sistemiyle uğraştı. Kapatma davasıyla uğraştı. Yine bu yapı AK Parti'yi IMF ile anlaşmaya zorladı. Orada yine Başbakan neredeyse tek başına direndi ve IMF ile anlaşma yapmadı. Dolayısıyla burada faiz lobisi dediğimiz zaman şöyle itirazlar oluyor: 'Bu kavramdan var olan banka sistemi anlaşılıyor. Banka sistemi zaten yüksek faizden çok hoşlanmaz. Faizlerin yüksek olduğu zaman banka sistemi de burada elinde düşük faizli devlet tahvilleri, kâğıtlar bulundurduğu için ve onun da kaynak maliyeti yukarı çıkacağı için orada da kısa vadede zarar edebilir. Dolayısıyla burada yüksek faizden nemalanacak bir yapı değildir banka sistemi. O halde bu tanım yanlıştır' diye itirazlar var. Bu tanım belki eksik olabilir ama faiz üzerinden bir ekonomi yürütmek isteyen yapıları anlattığı için de yanlış değildir. Ama eksiktir, bu anlamda da bilimsel değildir.

Faiz lobisi, Başbakan'ın kendisini ifade etmek için ortaya attığı bir formülasyon. Burada işaret ettiği bir yer var Başbakan'ın. O işaret ettiği yer de, faize dayalı yağma ekonomisine dayanan, çok geniş bir çevreyi anlatır. Başından beri Türkiye'de asker vesayetini, statükoyu ve buna bağlı sistemi bürokrasiyle, askerle birlikte inşa eden ve bunun da devam etmesini isteyen, Türkiye'nin demokratikleşmesini, uluslararası ekonomide rekabet etmesini, marka yaratmasını istemeyen, kendi oluşturdukları sistemde yüksek karlarla tekelci konumda çalışmak isteyen bir sermaye çevresini anlatır bu kavram. O zaman daha geniş bir tanımla, demin de söylediğim gibi, bu yapıya finans oligarşisi diyebiliriz.

ULUSLARARASI SERMAYE TÜRKİYE'DEN RAHATSIZ

Gezi olaylarını da daha geniş bir şekilde formüle edebiliriz dediniz. Bunu açmanız mümkün mü?

Gezi olaylarını temel olarak iki tane alanda anlatabiliriz. Bir tanesi demin de anlattığım yerli sermaye çevreleri. İkincisi ise uluslararası çevreler. Bu ikisi Gezi olayları sırasında üst üste, denk geldi ve bunu gördük. Uluslararası çevrelerden bahsederken tabii ki şunu da ayıramayız; Gezi olayları olurken dünyada birçok şey oldu. Örneğin Mısır'da darbe oldu, o süreç hala devam ediyor. Aynı günlerde, hemen hemen aynı tarihlerde Brezilya'da çok ciddi sokak ayaklanmaları, kalkışmalar oldu. Taksim'de olanlardan çok fazla insan sokağa döküldü ve orada da hükümetin istifasını istediler. Türkiye'de de bu olaylar oldu.

Karşımıza stratejik alanda üç tane ülke çıkıyor. Bir tanesi Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da Mısır, çok stratejik bir alan; bir tanesi Latin Amerika'nın tam ortası ve Latin Amerika'nın ekonomik ve siyasal olarak en önemli merkez ülkelerinden bir tanesi olan Brezilya; bir tanesi ise Avrupa ile Asya'yı bağlayan, buradaki enerji hatlarını kontrol eden ve Kürt barışıyla birlikte Kuzey Irak bölgesini kontrol edebilir hale gelecek olan Türkiye. Suriye iç savaşından sonra da Mısır ve Suriye ile birlikte Akdeniz'i ve Orta Doğu'yu kontrol edebilecek bir güçten bahsediyoruz. Dolayısıyla uluslararası sermaye çevreleri bundan rahatsız. Bunları isimlendirirsek Amerika'da öteden beri Cumhuriyetçiler olarak anlatılan siyasi taraf ve bunları Neo-con olarak da adlandırıyoruz. Bunlar kendilerini çeşitli siyasi örgütlenmelerle ifade ediyorlar. Tea Party gibi çeşitli örgütlenmeler bunun içerisine dahil. Ama bu yapı neyi temsil ediyor, oraya bakmamız lazım. Bu yapı geleneksel sektörler dediğimiz, demir-çelik, silah ve buna bağlı silah sanayi, petrokimya ve buna bağlı olarak diğer alt sektörler ile otomotiv gibi sektörleri ifade ediyor. Bilgi-iletişim ve bilgisayar teknolojileri dışında ileri teknolojilere ulaşmayan ve 2. Dünya Savaşı'ndan kalan, geleneksel sektörel yapıları temsil eden, bunları finansa eden ve bunlarla iç içe olan bir kirli finans yapıyı anlatıyor. Bu kirli finans yapısı aslında gelişmiş ülkelerde 2008 krizinin baş müsebbibi. Kriz oradan başlayarak ortaya çıktı, biliyorsunuz. Dolayısıyla bu yapı Türkiye gibi ülkelerin giderek güçlenmesini, bu güce bağlı olarak da küresel oyunda yer almalarını, enerji, finans gibi temel alanlarda yer almalarını, bilgi ve iletişim teknolojileri gibi geleceğin sektörlerinde ve pazarlarında yer almasını istemiyorlar. Batı-Doğu arasında tam ortada. Dolayısıyla Batı ile Doğu arasında bir çekişme ve buna bağlı olarak bir çatışma başlıyor.

GÜNEY KORE'NİN YAPTIĞI HAMLEYİ TÜRKİYE'NİN YAPMASINI İSTEMİYORLAR

Esasında 90'lı yıllardan itibaren baktığımızda bunun giderek hızlandığını görüyoruz. 90'lı yıllarda gelişmekte olan ülkelerde başlayan ve bizi de etkileyen 1994 ekonomik krizi ile 28 Şubat 1997'deki darbe sürecine baktığımızda, aynı tarihlerde Rusya'da, Meksika'da, Güney Kore'de bir dizi finansal krizler meydana gelmiştir. Bu finansal krizler esasında, özellikle Güney Kore gibi ülkelerin sanayi ve bilgi-iletişim teknolojileri bazlı yeniden yapılanmasını sağladı. Güney Kore o krizden dersler çıkararak adeta Asya'nın teknoloji üssü oldu ve küresel temel alanlarda, öncü sektörlerde küresel rekabet edebilir hale geldi. Güney Kore'nin yaptığını bugün Türkiye'nin yapmasından ve Türkiye'den başlayan (belki) yeni bir ekonomik devrimin giderek Mısır'ı, iç savaşın bitmesinden sonra ise Suriye'yi ve giderek Afrika pazarlarını kontrol etmesinden çok önemli ölçüde çekiniyorlar. Bu anlamda 97'de Güney Kore'nin krizden sonra yaptığı hamleyi Türkiye'nin yapmasını istemiyorlar. Güney Kore bu hamleyi yaptı, Japonya'ya yetişme doğrultusunda güçlü adımlar attı. Çin'i tamamlayan yeni bir 'economic cycle' oluşturdu. Bu anlamda Pasifik ve gelişmekte olan Asya teknolojik olarak olsun, beşeri sermaye alanında olsun Batı'nın denetiminden çıktı. Şimdi aynı çevrimin özellikle Türkiye'den başlayarak Ortadoğu ve Afrika pazarları bağlamında olmasını istemiyorlar.

Öte taraftan Avrupa'nın da bu bağlamda çok ciddi bir kriz yaşadığını da vurgulayalım. Merkez Avrupa'nın, Fransa ve İsviçre'nin de içinde olduğu bu resesyon dalgası giderek Almanya'ya doğru ilerliyor. Yani Avrupa ekonomisinin sürükleyici ülkesi saydığımız, küresel rekabette en üst basamakta olan Almanya'yı da etkileyecek tarzda bir resesyon dalgası ilerliyor. Böyle olunca, özellikle Londra merkezli yaklaşık 17-18 trilyon dolar olan büyük fonların gelişmekte olan ülkelere, başta Türkiye olmak üzere, gitmesi birtakım çevrelerin gerçekten hiç hoşuna gitmiyor. Çünkü bu fonların işsizliğin gittikçe yükseldiği ve % 60'lara vardığı Güney Avrupa'ya, resesyona girmekte olan Orta Avrupa'ya gitmesini istiyorlar. Dolayısıyla buna bağlı olarak üç temel alanda harekete geçtiler. Bir tanesi, bu olayların başlamaya yüz tuttuğu Mayıs ayı başından itibaren Amerikan Merkez Bankası (FED), birtakım hamleler yapmaya başladı. Parasal genişleme politikalarının sonlandırılacağı söylentisi yayıldı. Bu en nihayetinde FED içinde bir çatışmaya dönüştü ve bu çatışmanın bir sonucu olarak da 22 Mayıs'ta, yani bu olayların başladığı sıralarda FED Başkanı Bernanke yapısal genişlemenin durdurulacağı sinyallerini verdi. Böyle olunca gelişmekte olan ülkelerdeki piyasalarda başlayan ciddi bir sallantı ve likidite çıkışı izledik. Bu ülkelerin paraları değer kaybetmeye başladı. Bu ülkeler faizleri yeniden yükseltmek zorunda bırakılmaya çalışıldı. Bunun içinde şüphesiz Türkiye de vardı. Brezilya daha önceden faizleri yükseltmeye başlamıştı. Bütün bu ekonomik operasyon geldi ve Gezi olaylarıyla, Mısır'daki darbeyle, Brezilya'daki sokak kalkışmalarıyla birleştirildi. Bu ülkelerde eskisi gibi devam edecek yüksek faiz ve bu faize bağlı olan bir ekonomik çevrim, yani finansal yapılara dayanan bir ekonomik çevrim; sanayi, teknoloji, bilgi, iletişim gibi öncü alanlarda, geleceğin alanlarında büyümeyi durduran bir geriye gidiş hikayesini başlatmak istediler. Buna bağlı olarak da teknokrat hükümetler kurmayı amaçladılar. Örneğin, darbe yapılacak ülkelerde darbe yapılacaktı. Mısır'da bunu başardılar, darbe yapılamayacak kadar siyasi yapısı gelişmiş olan ülkelerde, ordunun müdahale etmesi doğrultusunda ciddi sıkıntılar çıkacak olan Türkiye gibi, Brezilya gibi ülkelerde ise sokak kalkışmalarından sonra İtalya ve Yunanistan'daki gibi teknokrat hükümetler gelecekti. Böyle olunca bu ülkeler bütün bu programları adeta bir IMF programı gibi yürütecek, teknokrat hükümetlere reçete verilecek, sözüm ona yeniden bir yapılanma sürecine girilecekti. Brezilya'da Dilma Rousseff ve ona bağlı İşçi Partisi'nin yaptığı atılımlar, Türkiye'de AK Parti'nin yapmakta olduğu demokratikleşme adımları, Kürt barışı, bu anlamda Ortadoğu'da ve Avrupa'da enerji yollarının yeniden belirlenmesi yarım kalacaktı. Türkiye'de hem yeni Anayasa, hem de IMF programına benzer bir program bu yerli tekelci sermayenin isteği ve çıkarları doğrultusunda devreye sokulmuş olacaktı. Yani böyle baktığımız zaman esasında faiz lobisinin de ne olduğu, kim olduğu, kimlerden oluştuğu da çok açık olarak ortaya çıkıyor.

KOÇ GRUBU ESKİ EKONOMİK YAPININ MERKEZ YAPILANMALARINDAN BİRİDİR

Koç Grubu'na vergi denetimiyle ilgili baskın oldu. Koç Grubu böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyor. Kemal Derviş bu operasyona yönelik 'böyle bir operasyon ekonomide kabul edilemez' gibisinden bir eleştirisi oldu. Burada finans lobisiyle bir hesaplaşma mı var?

Koç Grubu, bütün bu anlattığım eski ekonomik yapının merkez yapılanmalarından bir tanesidir. Dolayısıyla Koç Grubu Türkiye'nin küresel rekabette yer almasını, kendisine rakip birtakım yapıların ve firmaların Türkiye pazarına girmesini hiçbir zaman istemez. Bunu istememiştir, engellemiştir. Türkiye'de öyle bir bürokratik yapı oluşturmuştur ki, gerekli sermaye Türkiye'ye gelse bile o sermayeyle iş kurulamayacak, bürokrasinin izin vermeyeceği bir yapı oluşturulmuştur. Bu yapı AK Parti iktidarı döneminde giderek ortadan kalkıyor. Kemal Derviş gibi figürlerin de Koç Grubu'na sahip çıkması çok anlaşılır bir şeydir. Çünkü Kemal Derviş demin anlattığım küresel sermayenin en önemli temsilcilerinden bir tanesidir. Zaten anayasa kitapçığının fırlatılmasıyla ortaya çıkan 2001 krizinin ardından Türkiye'nin IMF programları doğrultusunda yeniden yapılanma programının oluşturulmasında Kemal Derviş başrol oynamıştır. O halde Koç Grubu'na Kemal Derviş'in sahip çıkması bizim ne kadar haklı olduğumuzu da gösterir. Burada tabii ki bir mücadele var. Eski ile yeninin, yani zengin ve demokratik bir Türkiye kurulması çabası ve hedefiyle, yağmaya uğramış ve yağmalanmaya devam edecek olan içe kapalı, yoksul bir Türkiye isteyenlerin mücadelesi var burada. Bu mücadele önümüzdeki günlerde de sürecektir. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde bunun işaretlerini göreceğiz. Yine birtakım sokak kalkışmaları, birtakım itirazlar, Kürt barışını, çözüm sürecini engellemeye dönük provokasyonlar, birtakım meslek kışkırtmaları vs. hepsini önümüzdeki günlerde görebiliriz. Bunları yapacak sermaye de, bunları yapacak güç de, kimse başka bir yerde hiçbir şey aramasın, bu anlattığım yapılardadır.

Gezi olaylarını Soros'un desteklediği Kadife Devrimler'e benzetebilir miyiz?

O çok farklı bir süreçtir. O süreçle bu yaşanılanlar arasında fark vardır. Yani birbiriyle ilintilendirilemez. Yani Kadife Devrimler hikayesi, eski Sovyet cumhuriyetlerinin demokratikleşmesi ve onların Avrupa Birliği çeperine dahil olması çabası ve hikayesidir. Rusya'dan bağımsızlaşma, bu anlamda demokratikleşme ve kendi siyasal yapılarını kurma iradesidir. Tabii ki bu iradeyi birtakım uluslararası güçler desteklemişlerdir.

LONDRA, İSTANBUL'UN FİNANSAL MERKEZ OLMASINDAN KORKUYOR

Türkiye'nin finansal merkez olacağını söylediniz. Hem siz hem başka ekonomi yazarları daha önce bunu yazdı. Türkiye'nin bu finansal merkez olması nasıl gerçekleşecek?

Dünyanın finansal merkezi Londra'dır. Londra'da zaten bu dünyada kapitalizmin en önemli temel ayrım noktalarından bir tanesidir. Londra bütün dünyaya akıl veren bir merkezdir aynı zamanda. Londra'da 18-19 trilyon dolar civarında fon vardır. Bu fonlar hem finansal rantları gözetirler ve sıcak para olarak hareket ederler, hem de uzun vadeli yatırımları yönlendirirler. Dolayısıyla Londra mesela İslami fonların da, katılım bankacılığı fonlarının da merkezidir. Yeni dönemde 2008 krizinin finans tarafında başlaması ve orada da çürümeyi ortaya çıkarması nedeniyle kapitalizmin yeni ciddi yönelimleri oldu. Bu yönelimler çerçevesinde doğunun, Türkiye gibi ülkeler etrafında yeniden yapılanması söz konusu olacaktır. Afrika, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Ön Asya hinterlandında Türkiye merkezli bir yapılanma, Latin Amerika, Amerika tarafında Brezilya merkezli bir yapılanma, Pasifik tarafında Çin ve Güney Kore merkezli bir yapılanma... Böyle bir doğu kalkınması perspektifi ortaya çıkarsa, bu çok önemlidir ve İstanbul'un finans merkezi olmasını sağlayıcı bir olguya dönüşür. Londra'nın egemenliğini, örneğin İstanbul, Latin Amerika'da Brezilya, Çin'de Pekin ve Güney Kore'de Seul devralabilir. Bunlar dünyada yeni finansal hareket alanlarıdır. İstanbul da finansal anlamda katılım bankacılığı ve İslami fonların merkezlerinden bir tanesi olur ki, önümüzdeki yıllarda İslami fonların, 'sukuk' ihracının dünyada giderek artacağını ve önem kazanacağını düşünüyoruz. İslami fonlar karşılıksız finansal enstrümanların mübadelesine değil de karşılığı olan, reel alanlara dayanan, gerçek anlamda bir finansal yapılanma ve buradan hareket eden kağıtların mübadelesine dayanır ki, bu daha sahici ve en azından küçük yatırımcılar için kar getirici ve güvenilirdir. Bu anlamda İstanbul böyle bir finansal başkent olmaya aday merkezlerden bir tanesidir.

Burada Londra'nın bu özelliğini kaybetmesi, bir kere Britanya'yı çok önemli ölçüde telaşlandırıyor. 80'li yılların başından itibaren Thathcerizmin ortaya çıktığı, Amerika'da arz yönlü politikaların, Neo-liberal politikaların ortaya çıktığı yıllardan itibaren İngiltere ve Amerika, genel anlamda Batı, fabrikalarını söktüler, ucuz emeğin olduğu Asya'ya ve doğuya ve güneye yolladılar. Avantajları daha ucuz emekti ve yüksek artı değer sömürüsüydü. Ama öte taraftan bir müddet sonra baktılar ki teknoloji merkezleri de, AR-Ge de güneye ve doğuya gidiyor. Bunun önüne geçemediler. Esasında Batı krizinin temel nedenlerinden bir tanesi de budur. Yalnızca sanayi işletmeleri, teknolojiler doğuya ve güneye gitmedi, 90'lı yıllardan itibaren, özellikle Asya krizinden sonra teknoloji, sanayiler ve AR-GE merkezleri de güneye ve doğuya gitmeye başladı. Böyle olunca bu süreçte de, Londra gibi merkezler, tıpkı 80'lerde olduğu gibi, finansal merkezin de Asya'ya, doğuya kaymasından korkuyor. Türkiye üzerinden Afrika ve Ortadoğu'nun yeniden yapılanmasına karşı çıkıyor ve bundan korkuyor. Bu birinci etkendir.

İkincisi ise enerji. Türkiye Kürt barışıyla birlikte Kuzey Irak'taki enerji kaynaklarını kendi güneyine ve Akdeniz'e getirip oradan ticarileştiriyor. Bu çok önemli, çünkü bugün Irak'taki hem doğalgaz hem de petrol rezervlerinin çok önemli olduğunu biliyoruz. Bu rezervlerin önemli bir kısmı açığa çıkmamıştır ama yakın bir gelecekte bunun açığa çıkması bekleniyor. Bunlar dünyadaki enerji rollerini değiştirecek büyüklükte, Irak'ı bir Suudi Arabistan yapacak büyüklükte rezervlerdir. Türkiye bunların Kürt barışıyla birlikte denetimini ve bunların çevrimini ele geçirmek üzere. İkincisi, Ön Asya'daki Hazar Denizi'ndeki kaynakların Azerbaycan'la birlikte Türkiye üzerinden Avrupa içlerine götürülmesi ve burada Rus tekeline karşı yeni bir enerji hattı oluşturulması. Bu anlamda Türkiye enerji üreten bir ülke olmamasına rağmen, -doğalgaz yakıtı için konuşuyorum- enerjiyi fiyatlandıran, enerjiyi dünya pazarına yönlendiren ve vanayı elinde tutan ülke olması dolayısıyla çok önemli bir pozisyona geliyor. Yani Türkiye bir enerji geçiş ülkesi olmuyor, Türkiye giderek enerjiyi idare eden bir ülke oluyor. Bu da İngiltere'nin Ortadoğu'daki bütün enerji politikalarını ve I. Dünya Savaşı'ndan sonra kurduğu ve Lozan'la da pekiştirdiği enerji oyununu bozuyor. Bu olaylar da bir nevi bunun dolayımında çıkıyor.

ABD VE AB TÜRKİYE'Yİ DIŞARDA BIRAKAMAZ

ABD'nin AB ile oluşturacağı bir Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı var. Bir gümrük birliğine gitme durumu var. Şu anda göründüğü kadarıyla Türkiye de bunun dışında kalacak. Bu durum Türkiye'de ve dünyada ekonomik gidişatı nasıl değiştirir? Türkiye'yi nasıl etkiler?

ABD ile AB arasındaki Transatlantik Ticaret Anlaşması'nın çok önemli olduğunu biliyoruz. Bu neden önemli? Çünkü bir ABD-AB bütünleşmesini sağlıyor. Adeta 2. Dünya Savaşı'ndan sonra 'New Deal' politikalarıyla ABD, Avrupa'yı yeniden inşa etmişti. Bu serbest ticaret anlaşmasıyla ABD küresel ekonomide çok önemli bir adım atarak iki kıtayı birleştiriyor. Amerika ve Avrupa kıtalarını adeta ekonomik olarak birleştiriyor. Türkiye'nin bunun dışında kalması düşünülemez. Türkiye'nin bunun dışında kalması demek Türkiye'nin Amerika dışında kendisine yeni ittifaklar araması ve yeni bir dünyayı kurması demektir. Bunu ne bugünkü Avrupa Birliği, ne de bugünkü ABD göze alabilir. Onun için Türkiye bunun dışında kalmayacaktır. Zaten Türkiye bunu da belirtmiştir. Sayın Başbakan'ın son Amerika ziyaretinde sanıyorum bu konuda görüşmeler oldu.

Bu görüşmelerin çok olumlu geçmediği de yazıldı ama...

Yazılabilir ama sonuçta Avrupa Birliği de, Amerika da böyle bir anlaşmayı Türkiye'yi dışarıda bırakarak yapamazlar. Böyle bir şeyin mümkünatı yok. Böyle bir şeyi yaptıkları takdirde bunun siyasi ve ekonomik sonuçları, yapılan anlaşmanın ABD ve AB'ye kazandıracağından çok daha fazla kaybı söz konusu olabilir. Çünkü Türkiye hem pazar olarak, hem beşeri sermeyi olarak, hem de bütün bu geçişleri, enerji anlamında olsun, diğer temel emtialar anlamında olsun, yönetebilecek ve bunları sağlayabilecek yegane ülke. Böyle olunca Türkiye'nin Avrupa Birliği meselesi de, hem Avrupa Birliği'nin hem de Türkiye'nin çıkarları doğrultusunda olduğu için devam ediyor. Yani burada yalnız Türkiye'nin çıkarı yoktur. Türkiye'nin ortak olmasında Avrupa Birliği'nin de çıkarı vardır. Dolayısıyla bu da çok önemli ölçüde kesintiye uğrar. Dolayısıyla Avrupa Birliği'nin işine gelmez bu. Öyle olunca burada Avrupa Birliği, Amerika bunu yapıyor ama Türkiye dışarıda kalacak diye şimdiden konuşmak yanlıştır. Türkiye olmadan bunu yapamazlar.

Amerika'nın bölgesel birtakım ekonomik ittifakları da var. Örneğin Uzak Doğu'da ya da Güney Amerika'da...

Amerika esasında bunu yapıyor, Rusya da bunu yapıyor. Mesela Beyaz Rusya, Kazakistan ve Rusya arasında bir gümrük birliği anlaşması var. 2010'dan beri bu fiili olarak yürüyor zaten. Yani gümrük birliği anlaşmaları esas olarak egemen ülkelerin, baskın ve gelişmiş ülkelerin diğerlerini bir şekilde uydusu yapma anlaşmalarıdır. Gümrük birliği anlaşmalarında baskın olan, ekonomik olarak güçlü olan her zaman kazançlı çıkar. Böyle olunca Amerika bu gümrük birliği anlaşmalarını, serbest ticaret anlaşmalarını yaparak esasında ekonomik hegemonyasını genişletmek istiyor. Rusya da Amerika da bunu yapıyor. Türkiye-AB arasındaki Gümrük Birliği Anlaşması'nın, ekonomik dinamizm sağlaması gibi birtakım yararları olmasına rağmen, Avrupa Birliği'ne tam üye olmadığımız için negatif etkileri de olmuştur. Gümrük birliği anlaşmaları ya da serbest ticaret anlaşmaları verimlilikleri ve ekonomik şartları hemen hemen birbirine yakın ülkeler arasında olursa karşılıklı çıkar sağlayabiliyor. Öteki türlü, egemen olan, baskın olan ve ekonomik olarak gelişmiş olan ülke lehine işliyor. Dolayısıyla Amerika'nın stratejisi transatlantik serbest ticaret anlaşması olana değin Asya'da mümkün olduğu kadar fazla ülkeyle serbest ticaret anlaşmasını yapıp, kendi egemenlik alanını ve ekonomik hegemonyasını pekiştirmek ve bunu Pasifik'te de sağlamak olacaktır. Bunu zaten yapıyor.

AK PARTİ GERİ ÇEKİLİRSE TÜRKİYE 12 EYLÜL ÖNCESİNE DÖNER

'Gezi Parkı benzeri olaylar devam edecek' dediniz. Peki siyasal ve sosyal anlamda ne zaman bir stabilizasyon olur? Türkiye'nin bu süreçten kazançlı çıkması için neler yapılması gerekiyor? Hükümet hangi politikaları izlemeli?

Bu tamamen AK Parti'nin uygulayacağı politikalara bağlı. Eğer AK Parti burada geri çekilirse Türkiye'de bir restorasyon süreci başlar. Bu ekonomik ve siyasal alanı da kapsar. Türkiye geri gider. Türkiye 12 Eylül öncesine geri gider. Türkiye'de yeni bir askeri vesayet ve bürokratik vesayet süreci başlar ve bunu artık askerlerle de yapmayabilirler. Bunu teknokrat hükümetler, dışarıdan yönetilebilecek zayıf iktidarlar eliyle yapabilirler. Bu da bir vesayet sistemidir, yeni bir postdarbedir. Dolayısıyla burada iktidarın iradesini göstermesi lazım. Çünkü ciddi bir halk desteği vardır. Kimsenin gözünün yaşına bakmaması lazım. Bu anlamda Türkiye'yi 12 Eylül anayasası cenderesinden çıkarması lazım. Türkiye'nin darbe süreçlerini yeni anayasa ile birlikte bir daha geri dönmemek üzere kapatması lazım. İkincisi, şu anda hükümetin birtakım demokratik reformlar yaptığını, demokratik paketleri meclisten geçirdiğini görüyoruz. Bunları ısrarla genişleterek sürdürmesi gerekir. Türkiye'de mezhepsel kışkırtmalara yol açabilecek birtakım olaylara yer vermeyecek düzenlemeler hızla yapılmalıdır. Buradaki demokratikleşme çok önemlidir. Üçüncüsü, Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci, Avrupa Birliği'ne rağmen ısrarla devam ettirilmelidir. Şu anda Avrupa Birliği demokrasi imtihanından kalmış durumdadır. Mısır olayları da ortaya çıkarmıştır ki, Avrupa Birliği artık kendi ortaya koyduğu burjuva demokrasisini bile savunamamaktadır. Türkiye burada Avrupa Birliği'ne, esasında Mısır olaylarında olduğu gibi demokrasi dersi de vermektedir. Türkiye'nin hem ekonomik olarak hem de siyasi olarak avantajı çok büyüktür. Böyle olunca Türkiye Avrupa Birliği'nin demokratik ve ekonomik olarak yeniden yapılanmasında çok önemli bir unsur ve belirleyici olacaktır. Bu anlamda Türkiye'nin, Avrupa Birliği sürecinde ısrar etmesi lazım. Öyle olunca Türkiye, Avrupa Birliği hinterlandında Doğu Avrupa ve Almanya'nın yerini çok hızlı alacaktır. Bir diğer başlık ise ekonomide yeniden yapılanma sürecidir. Burada da Türkiye tekelci finansal yapıyı temizlemeli. Örneğin Tüpraş'ta denetim yapılıyor diyoruz. Türkiye'nin kaçak akaryakıttan vergi kaybı yıllık 3 milyar dolar dolayındadır. Bunun da nereden geldiği bellidir. Burada devlet bütün bu yağma sistemine, düzenine son vermelidir. Eğer hükümet buna son verecek ekonomik adımları atmazsa her zaman hem 28 Şubatlar olur, hem Gezi gibi kalkışmalar olur. Hükümet aynı zamanda 1997'den sonra Güney Kore'nin yaptığını yaparak, yani sermayeyi yeniden yapılandırarak, rekabet şartlarına uyum sağlayabilecek, uzmanlaşacak ve bu anlamda bir işbirliği içinde rekabet edebilecek bir sermayeyi tesis etmek için gerekli reformları yapmalıdır. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını, Türkiye'nin düşük tasarruf oranını telafi edecek küresel sermaye yatırımlarını teşvik edecek ve bunları Türkiye'ye çekecek yatırım ortamının geliştirilmesini sağlamalıdır. Gerçekten sahici yeni bir teşvik programına geçilmesinde zaruret vardır. Buna bağlı olarak KOBİ'leri ve bilişim teknolojilerini, ileri teknoloji sektörlerini hem finansman anlamında hem de teşvik anlamında desteklemelidir. Türkiye'nin bütünlüklü sanayi, teknoloji ve bilgi toplumu politikasını inşa etmelidir. Katılımcı bir demokrasi ve tabii bütün bunları sağlayacak siyasi istikrar bunların hem temeli, hem çatısıdır.

Kaynak: on5yirmi5.com

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır!